Skip to content

Anton Çehov Kimdir ?

Mart 21, 2012

Anton Pavloviç Çehov

(29 Ocak 1860, Taganrog Rusya – 15 Temmuz 1904, Badenweiler, Almanya), Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin kurucularındandır

Rusya’nın güneyinde Azov Denizi kıyılarındaki Taganrog’da bakkal bir babanın oğlu olarak Dünya’ya geldi.Dört çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. Babası, ticaretten çok dini konulara eğilimleri olan sert ve otoriter bir adamdı. Babasının baskısıyla kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkân işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı.

Çehov, bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okudu. Daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleriyle temel bir eğitim gördü. Düş gücüne fazlasıyla olanak tanıyan bu eğitim Çehov’un yaşamı boyunca klasiklerden hoşnut olamamasına yol açacaktı. “Edebiyat Öğretmeni” adlı hikâyesi lise dönemine aittir.

1876’da babasının iflas etmesi üzerine ailesi Moskova’ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile birlikte Tagangrog’da kalarak liseye devam etti. Üç yıl boyunca, henüz çok genç olmasına karşın kendi hayatını kendi kazandı. Zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikâyelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu.

1879’da liseyi bitirdi ve Moskova’ya giderek tıp fakültesine girdi; 1884’te doktor oldu. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını “Melbourne’ün Masalları” adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayınladı.

Türkçe yayımlanan başlıca yapıtları:
Besleme (1994)
Korkulu Gece (1995)
Seçme Öyküler (1997)
Kara Keşiş (1999)
Toplu Eserler (2000)
Bütün oyunları (2000)
Maran­gozun Köpeği Kaştanka (2001)
Oyunlar (Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi,
Üç Kızkardeş, Teklif, Jübile, Düğün; 2001)
Bir Taşralının Öyküsü (2002)
Bütün Oyunları (2 cilt, 2002)
Bütün Öyküleri (8 cilt, 2002)
Asma Katlı Ev (2003)
Hikâyeler (2005)
Belalı Misafir (2008).

Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı. “Cerrahlık”, “Cansız Ceset”, “Kaçak” adlı hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca hekimlikten vazgeçip yazarlığa yöneldi. Yazarlığına hekimliğinin izleri görülür. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyasını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir.

1887’de “Alacakaranlıkta” adlı öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin ödülü nü kazandı. Aynı yıl ilk büyük tiyatro oyunu “İvanov”, Moskova’daki Korsch Tiyatrosunda sergilendi.

Ünlü öyküsü “6. Koğuş” 1892’da yayınlandı. Aynı yıl kolera salgını olan bölgelerde doktor olarak aktif rol oynadı. Merkez Rusya’da bir Melikhov adını verdiği bir malikane satın alarak taşındı ve yaşamında “Melihova dönemi” denilen yeni bir dönem başladı. Bu dönemde yaratıcılığının zirvesine ulaştı. Sürekli kendisini ziyaret gelen dostlarını malikanede ağırladı.

1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirdi. Bu arada vereme yakalandı, tedavi için Kırım’a geçti.

1895’te “Martı” oyununun ilk versiyonunu yazdı. “Sakhalin Adası”nı yayınladı. Tolstoy ile tanıştı. Oyunun St. Petersburg’daki ilk gösterimi başarısızlıkla sonuçlandı.

1897’de Köylüler adlı uzun öyküsünü yayınlattı. 1898’de Sanat tiyatrosunu Stanslavski ile birlikte kuran Nemiroviç-Dantçenko Martı’yı sahnelemek için Çehov’dan izin istedi, bu arada Çehov, ilerde evleneceği aktris Olga Knipper’le tanıştı. Martı oyunu büyük başarı elde etti. Çehov’un babası öldü.

1899’da Vanya Dayı’nın ilk gösterimi yapıldı, Toplu Yapıtlarının ilk cildi yayımlandı.

1901’de Üç Kızkardeş sahnelendi; Çehov, Kafkasya seyahatinden sonra bir ev yaptırdığı Yalta’ya döndü ve Olga Knipper ile evlendi.

1904’te “Vişne Bahçesi” Moskova’da sahnelendi. Sağlığı bozulan Çehov, eşi ile birlikte Almanya’ya gitti ve Badenwiller’da öldü.

Çehov’un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayımlandı. Bu yayının 8. cildinde Çehov’un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer alır.

Tiyatro Oyunları

Çehov’un tiyatro sevgisi çocukluk yaşlarında izleyici olarak başladı. Vodvil olarak adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla, dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan İvanov ve Orman Cini’ni 1887-1890 yıllarında yazdı. En ünlü eseri [Çalıkuşu] idi.

Vodvil leri taşra tiyatro sunda büyük başarı kazandı. Bir Moskova tiyatro sunda sahnelenen İvanov da çok büyük başarı sağladı. Orman Cini’nin aynı başarıyı sağlamaması üzerine Çehov oyun yazmaya uzun süre ara verdi. Martı’yla yeniden oyun yazmaya başlaması ikinci başarısızlığı beraberinde getirdi. Bunun üzerine Çehov tiyatroyla ilgisini kesmeye karar verdi. Bir mektubunda şöyle diyordu: “700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim.” Bunları yazarken tiyatro sevgisini hesaba katmamıştır. Bu sırada Vanya Dayı büyük övgülere layık görülüyordu. Martı’nın ikinci sahnelenişinde kazandığı büyük başarı daÜç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi’ni yazmasını sağladı.

Reklamlar

Vurgun

Mart 21, 2012
tags:

Kan Nakli

Mart 20, 2012
tags:

İlk kan nakli bir Musevi doktor tarafından Papa Sekizinci İnnocent üzerinde denenmiş, ancak hem papayı hem de kan alınan üç genci kurtarmak mümkün olmamıştır (1492). Bu olay daha önce genç kimselerin kanını içmek veya kan banyosu yapmakla daha genç ve dinç kalınacağı konusundaki Avrupa’daki inanca rağmen, kan nakli konusunun uzun seneler ele alınmamasına yol açmıştır. 1600 yıllarında Richart Lewer, melankolik bir hastaya koyun kanı nakletmiş, ancak meydana gelen hemoliz (alyuvarların erimesi) neticesi hasta ölmekten zor kurtulmuştur. Bu olay, kan nakillerinde meydana gelen hemolize dikkatleri çekmiş ve bu yönde çalışmalar yapılmıştır. Fransa’dan sonra İtalya’da da sonu facialarla biten bu tür kan nakilleri yapılmaya başlanınca, zamanın papası bu uygulamayı yasaklamış ve kan nakilleri uzunca bir süre gene unutulmuştur.

1818’de James Blundell insandan insana yaptığı 10 kan naklinden beşinde başarılı olmuştu. 1900’de Stesher ve Wiener ABO kan gruplarını ayırt etmişlerdir. İki yıl sonra da De Costello AB kan grubunu bulmuştur. 1914’te sodyum sitratın kan pıhtılaşmasını önleyici etkilerinden faydalanılarak konserve kan kullanılmaya başlanmış ve o zamana kadar mevcut olan alıcı ve vericinin birlikte bulunmaları konusu ortadan kaldırılmıştır. Bu husustan faydalanan Fransızlar, Birinci Dünya Savaşında kan naklini başarıyla kullanmışlardır.

1936’da Robertron’un Chicago’da ilk kan bankasını gerçekleştirmesinden sonra, kan nakli İkinci Dünya Harbinden başlayarak standart bir metod ve özel teşkilatlanmış ekipler tarafından geniş çapta kullanılır ve uygulanır hale getirilmiştir.

Kan nakli şu durumlarda yapılabilmektedir:

1. Kanın oksijen taşıma yeteneğinin azaldığı haller:

a) Anemi (kırmızı hücrelerin sayıca azlığı+kansızlık),

b) Bazı zehirlenmeler.

c) Kanamalar neticesi kan hacmindeki azalma.

2. Pıhtılaşmayı sağlayan kan faktörlerinin azlığı (hemofili vb.).

3. Enfeksiyon hastalıkları.

4. Kan proteinlerinin azaldığı haller.

Kan naklinin yapılmasının tehlikeli olduğu haller de vardır. Yaygın akciğer hastalıkları, bazı kalp hastalıkları (kalp yetmezliği, kalp krizi), kanın kıvamının arttığı haller (aşırı su kaybı), had böbrek yetmezliği gibi hallerde, kan nakli yapılması mahzurludur.

Kan nakli için en uygun yol, koldaki toplardamarlardır. Kan nakli vericiden alıcıya doğrudan doğruya yapılabilirse de, yaygın uygulamada konserve kan kullanılmaktadır. Vericiden alınan 350 ml kadar kan, içinde 120 ml sitrat tamponlu dekstroz solüsyonu bulunan vakumlu kaplara çekilir ve kullanılıncaya kadar +4°C’de saklanarak korunur. Kan, gerektiği zaman tekrar vücut sıcaklığına kadar ısıtıldıktan sonra kullanılır.

Kan alınacak kişilerde şu şartların bulunması gerekir: Tansiyon düşüklüğü olmamalı; son üç dört haftadan beri ateşli bir rahatsızlık görmemiş olmalı; verem, frengi, sıtma ve bulaşıcı sarılık geçirmemiş olmalı; astım, kurdeşen gibi allerjik hastalığı bulunmamalı; son kan verişinden sonra iki ay kadar bir süre geçmeli; AIDS hastası veya taşıyıcısı olmamalıdır.

Kanın cam şişe yerine plastik kaplarda saklanması daha avantajlıdır. Çünkü taşıması kolaydır, kırılma tehlikesi yoktur. Kanın şekilli elemanları, özellikle pıhtılaşma elemanları olan trombositler, daha uygun süre yaşarlar. Kurallara uygun olarak alınan ve saklanan bir konserve kanda dört beş gün sonra, kırmızı hücrelerde erime başlar. Mikroplar, sıcaklık ve sarsıntı bu erimeyi artırır. Konserve kanda yirmi birinci günde bu erime oldukça önemli boyutlara ulaştığından, bu süreden sonra kanın kullanılması mahzurludur. Kan nakline bağlı olarak ortaya çıkabilecek çeşitli istenmeyen reaksiyonların yanısıra ölüm tehlikesi de vardır. Bu reaksiyonlar, taze kana göre bekletilmiş kanda daha sık görülür. Bugün daha dikkatli yapılan kan nakilleri sonucu tehlikeler azalmıştır.

Kan nakli yapılan hastaların çoğunda yirmi dört saat kadar devam eden bir ateş yükselmesi görülür. Ateşle birlikte bulantı, kusma, baş, gövde, kol ve bacaklarda ağrılar, nadiren de kurdeşen, anjionörotik ödem ve anaflaktik şoka kadar gidebilen üzücü tablolar ortaya çıkabilir. Bunlara kana karışan mikroplar, yabancı maddeler, altgrup uyuşmazlıkları ve kanın soğuk olarak takılması gibi sebepler yol açmaktadır. Hafif ateş yükselmesi tedavi gerektirmez. Kan nakli sırasında titreme ve ani ateş yükselmeleri olursa, kan verme işlemi hemen durdurulmalı ve sebebi araştırılmalıdır. Bir de daha az görülen, fakat çok daha tehlikeli olan hemolitik reaksiyonlar vardır ki bunlar, ekseriya verilen kanın alıcı kanı ile uygunluk göstermemesinden veya hemolize olmuş kanın naklinden ileri gelir. Bu durumda titreme, kusma, bel ve başağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, idrarda kızarma, sarılık, idrar miktarının giderek azalması, böbrek yetmezliği ve ölüm görülür. Böyle durumları önlemek için kan vermeden önce, kan gruplarının uygunluğu kontrol edilmeli, kullanılacak malzeme tamamen mikropsuz olmalıdır.

Bunlardan başka kan nakli ile alıcıya frengi, sıtma, tifo, bulaşıcı sarılık ve AIDS gibi hastalıklar nakledilebilir. Kalbi ve akciğeri hasta olanlara fazla kan vermek de tehlikeli olabilir. Kan verme sırasında, damara hava ve kan pıhtısı girme riski de vardır.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, çok mühim bir tedavi vasıtası olan kan nakli, bilgi ve dikkat isteyen, aksi takdirde ölüme kadar giden reaksiyonlara yol açabilen bir tedavi vasıtasıdır.

Kan bankaları: İhtiyaç hasıl olduğunda bir verici bulabilmek, son derece güç bir olaydır. Bu sebeple acil cerrahi merkezlerinde, büyük hastahanelerde, büyük şehirlerde kan bankaları kurulmuştur. Kan bankalarında gruplarına göre sınıflanan kan gerektiğinde kullanılır.

Bankalardaki kan bir pıhtılaşma önleyici (antikoagulan) maddeyle birlikte saklanır. Kana karıştırılan bu madde, asid-sitrat-dekstroz kompleksidir. Bir kan, bankada yirmi bir günden fazla kalırsa nakil işinde kullanılmaz.

Plazma da çeşitli durumlarda hastalara verilebilir. Bunun verildiği hastalıklar, kan hücrelerinin normal, plazmanın ve pıhtılaşma faktörlerinin eksik olduğu hallerdir. Plazma, kandan santrifüje edilerek ayrılır. Bir buzdolabında birkaç hafta boyunca saklanabilir.

Pozitif Düşünmenin Faydaları

Mart 20, 2012

Beyin, alt beyin, üst beyin, sinir sistemi diye üç kısımdan oluşur. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı, üst beynin gelişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Alt beyin daha çok otomatik fonksiyonları denetler. Kalbimizin atması, kan basıncı, hormonlar alt beyin tarafından idare edilir. Üst beyin ise, daha çok entellektüel işlevlidir. Bilgiler burada kaydolunur, değerlendirme burada yapılır, davranışlar buradan idare edilir.

Peki, üst beyin alt beyni kontrol edebilir mi? Yapılan araştırmalar, bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Biz, mutlu olmayı düşününce mutlu oluyor, hastalığı kafamıza takınca da hasta oluyoruz. Yani, düşünce tarzımız; hem yaşantımızı, hem de bedenimizi etkilemektedir.

O zaman şu ortaya çıkar: Beynimizin bizim için en önemli tekniği, olumlu düşünmenin ileri şekillerini uygulamasıdır.

Olumsuz zihni kurgu, yani olumsuz düşünce ise beynimizi kendimize karşı olumsuz çalışmaya programlayacaktır.

Örneğin bir futbolcu, üç kez kaleciyle karşı karşıya kalmasına rağmen topu dışarıya atmıştır. Bir dahaki maçta aynı hatayı yapmak istememektedir. Bunun için beynini şöyle programlamıştır: “Topu dışarı atmayacağım. Topu dışarı atmayacağım.” Bunu kendi kendine defalarca söylemiş ve maça çıkmıştır. Sonuç: Topu yine dışarı atmıştır.

Burada futbolcunun yaptığı hata, topu kaleye atmaya değil, dışarı atmamaya şartlanmasıdır. Bu durumda beyin, kalenin içine değil, dışına kilitlenmiştir. Bu olumsuz uyarıcı da, başarıya değil, başarısızlık korkusu yüzünden başarısızlığa götürmüştür.

Pozitif düşüncede temel nokta, beyni olumlunun üzerine programlamaktır. Yâni, başarısız olmamayı değil, sadece başarmayı düşünmelisiniz.

Bunu hafıza noktasında düşünürsek, unutmayı değil hatırlamayı seçmeli, ona kilitlenmelisiniz.

Evet, başarının en önemli anahtarlarından birisi, beynin olumlu düşünceye programlanmasıdır. Bu ise, gerçek bir özeni gerektirmekle beraber, aslında zevkli bir uğraştır.

POZİTİF DÜŞÜNMENİN GETİRİLERİ

Amerika’da bir okulda ilginç bir deney yapılır. Özel bir sınıf oluşturulur ve bir grup öğretmen bu sınıfa verilir.

Öğretmenlere, bu sınıftaki öğrencilerin çok seçme öğrenciler olduğu söylenir. Öğrencilere de aynı şekilde, öğretmenlerinin çok seçme öğretmenler oldukları belirtilir.

Yıl sonunda, sınıfın başarısı hârikadır. Okul müdürü, o öğretmenlerle bir toplantı yapar ve sınıfın gerçekte kura ile, gelişigüzel bir şekilde oluşturulduğunu açıklar. Bunun üzerine öğretmenler, “Bu durumda, demek ki biz süper öğretmenleriz.” derler. Müdür cevap verir: – Hayır, sizler de kura ile seçildiniz.

İnsanların ortaya çıkaracakları eserler, genellikle yakın çevresindeki insanların kendilerinden bekledikleriyle doğru orantılıdır.

Pusula Hakkında Genel Bilgiler

Mart 20, 2012

Yüzyıllardan beri kaşiflerin, gezginlerin, gemicilerin, dağcıların yönlerini bulmada en büyük yardımcısı ne olmuştur acaba? Biraz düşününce cevabı hemen bulabilirsiniz. Tabii ki Pusula ! Bu müthiş aletin insanlık tarihindeki yeri yadsınamaz değil mi?

Pusula Nedir?

Basitçe pusula, belli bir eksen etrafında serbestçe dönecek şekilde yapılmış küçük bir mıknatıs çubuğudur. Pekiiii, nedir bu mıknatıs çubugun özelliği?

Her mıknatısın bir kuzey ucu, bir de güney ucu vardır. Eğer iki mıknatıs serbestçe salınacak şekilde yanyana asılırsa, birinin kuzey ucu diğerinin güney ucunu çekecek şekilde dengeye gelirler.

İşte pusulanın çalışma prensibi de budur. Pusulanın mıknatıs çubuğu dünyamızın manyetik kuzeyi tarafından çekilmektedir. Bu yüzden dünyanın neresinde olursak olalım pusulamızın N yazılı ve kırmızıi renkli ucu daima dünyamızın manyetik kuzeyini gösterecektir.

Manyetik Sapma, Manyetik Kuzey, Coğrafi Kuzey Nedir?

Pusulamızın gösterdiği kuzey her zaman manyetik kuzeydir ve bu gerçek coğrafi kuzeyden birkaç derece farklıdır. Bu farklılığın adı ‘’Manyetik Sapma’’dır. Bu sapma, bölgeden bölgeye farklılık gösterir. Bu farklılıkta haritalarda gösterilmektedir.

Pusula Çeşitleri Nelerdir?

İmalat şekline göre kuru pusula ve sivi pusula, çalışma prensibine göre ise Manyetik pusula ve Jiroskop Pusula olarak ikiye ayırabiliriz. Jiroskop pusula gerçek coğrafi kuzeyi gösterir ve çalışma prensibi manyetik pusuladan daha farklıdır. Bizim burada sizlere bahsedeceğimiz manyetik pusuladır.

Pusula Nasıl Kullanılır?

Şimdi bir pusulayı nasıl kullanırız onu öğrenelim. Fakat bu konuya geçmeden önce önemli bir noktaya değinmemiz gerekiyor. Pusulamız manyetik bir alet olduğu için çevresindeki metal cisimlerden etkilenebilir. Pusulanın çevresindeki metal saatlerin, çanta askılarının, yüzüklerin, arabaların; cep telefonu, bilgisayar, televizyon gibi manyetik alan yayan aletlerin pusulamızı şaşırtacağınıi bilmeliyiz. Bu nedenle bu cisimlerden uzak bir şekilde pusulamızı kullanmalıyız.

Pusulamızla yön bulmamız için öncelikle Kerteriz almayı öğrenmemiz gerekecek. Kerteriz; basit olarak manyetik kuzey ile hedefimiz arasındaki açıdır. Eğer elimizde gideceğimiz hedefi gösteren bir harita varsa Kerteriz almak için bu haritayı kullanabiliriz. Bunun için Silva 1-2-3 yöntemini kullanırız. Nasıl mı?

Haritamızı yatay bir satıh üstüne koyalım. Bulunduğumuz nokta ile gideceğimiz noktayı hayali bir çizgi ile birleştirelim. Pusulamızın uzun kenarını, hayali hedef çizgimizin üzerine gideceğimiz noktayı gösterecek şekilde koyalım. Pusulanın bileziğini; içindeki çizgiler haritanın düşey çizgileri ile paralel olana kadar çevirelim. Hedef açısı okuma noktasından okuduğumuz açı bize kerteriz açımızı verecektir.

İşte şimdi açımızı öğrendik. Böylece gideceğimiz yöne rahatlıkla gidebiliriz.

 

Pusulamızı haritadan kaldıralım ve yere paralel olarak tutalım. Bilezikteki kuzeyle, pusulanın kuzeyi çakışıncaya kadar etrafımızda dönelim. Bundan sonra pusulanın hareket yönü gideceğimiz yönü göstermektedir. Unutmadan, kerteriz açısını aklınızda tutmanızda fayda vardır. Çünkü bileziğin kazara dönmesi açınızı kaybetmenize yol açar.

Yukarıda, elimizde harita olduğunda yapacağımız işleri anlattık. Peki, eğer elimizde bir harita yoksa ne yapacağız? Gelin hep beraber kısaca bu konuya değinelim.

Elimizde harita olmadığında, gideceğimiz hedefi arazide görebiliyorsak, o zaman hedefin kerteriz açısını şu şekilde belirleriz. Pusulamızın gidilen ok yönünü hedefe doğru tutarız. Pusula bileziğini, kırmızı ok pusulanın manyetik kırmızıi ucuyla çakışana kadar çeviririz. Gidilen ok yönünde okuduğumuz açı değeri bizim kerteriz açımızdır.

İşin bu teorik kısmı basit olsada arazide bir hedefe giderken elimizde devamlı pusulayı tutamayız. Bunun için hedefimize giderken yol üzerindeki daha yakın noktaları birer alt hedef olarak belirlemeliyiz. İlk önce onlara ulaşmamız, daha sonra ana hedefe ulaşmamız gerekecektir.

Mesela bir tepeye ulaşmak istiyoruz ve önümüzde bir göl var. Gölün karşısındaki herhangi bir nesneyi örneğin bir evi alt hedef veya ara kerteriz noktası olarak belirleriz. Eve ulaştığımızda tepeyi göremesek bile kerteriz açısını bildiğimiz için doğru yönde tepeye dogru ilerleyebiliriz.

Pusula İle Geriden Kestirme Nasıl Yapılır?

Peki, ara kerteriz noktalarımızı kaybettiğimiz zaman ne yapmamız gerekir? İşte o zaman geriden kestirme tekniğini kullanırız. Fakat bunu yapabilmemiz için bir önceki kerteriz noktamızı görüyor olmamız gerekir.

Bu durumda geriye döneriz ve pusulamızın güney beyaz ucuyla bileziğin kırmızı okunu çakıştırız. Bu bize 180° geriye döndüğümüzü gösterir. Bir önceki kerteriz noktamız pusulamızın hedef yönünde ise doğru noktadayız demektir. Ama, eğer böyle göstermiyorsa, gösterene kadar sağa veya sola hareket ederiz.

Dönüş Kerterizi Nasıl Alınır?

Örneğin bahsettiğimiz tepeye ulaştınız ve geri dönmek istiyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey kerteriz açısının 180° zıt yönünde ilerlemek olacaktır.

Basit bir matematik hesabıyla dönüş kerteriz açımızı hesaplayalım. Eğer hedefe ulaşırken kullandığımız kerteriz açısı 180° ‘den küçük ise açıya 180° ekleriz; 180° ‘den büyük ise 180° çıkarırız. Bu hesaplama sonucu bulduğumuz açı bizim dönüş yolunda kullanacağımız kerteriz açısıdır.

“Yok kardeşim ben bu kadar hesapla uğraşamam” diyorsanız ve bilezikli bir pusulanız varsa yapmanız gereken daha basit. Geriden kestirme tekniğinde olduğu gibi pusulanın beyaz ucuyla bileziğin kırmızı okunu çakıştırın. Hedef oku bize gideceğimiz yönü gösterir. İşte bu kadar basit 🙂

Bilgisayar Tarihi

Mart 20, 2012

Tarihsel olarak en önemli eski hesaplama aleti abaküstür; 2000 yildan fazla süredir bilinmekte ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Blaise Pascal, 1642’de dijital hesapmakinesini yapmıştır; yalnızca tuşlar aracılığıyla girilen rakamları toplama ve çıkarma işlemi yapan bu aygıtı, vergi toplayıcısı olan babasına yardım etmek için geliştirmiştir.

1671’de Gottfried Wilhelm Leibniz bir bilgisayar tasarlamıştır; 1694 yılında yapılabilen buaraç özel dişli mekanizması kullanmaktaydı; toplama, çıkartma, çarpma ve bölme işlemi yapabiliyordu. Pascal ve Leibniz tarafından yapılan ilk bilgisayarlar yaygın olarak kullanılmamıştır.
Charles Xavier Thomas dört islemi (toplama, çikartma, çarpma, bölme) yapabilen ilk ticari mekanik hesap makinasini 1820’ de gelistirmistir. Charles Babbage fark makinasi adini verdigi otomatik mekanik hesap makinesinin küçük bir modelini 1822’de gerçeklestirmistir. 1823’de buharla çalisan tam otomatik modelini yapmistir; bu araç sabit talimat programiyla kumanda ediliyordu. Herman Hollerith 1890 yilinda delikli kart sistemiyle çalisan bilgisayari gelistirdi. Bu delikli kartlar, bellek deposu olarak kullanilabiliyor, ayrica bilgisayara programlar ve veriler bu kartlarla verilebiliyordu, böylece islem hizi oldukça artmis ve hatalar da azalmistir.

Howard Hathaway Aiken’in yönettigi bir ekip 1937 yilinda Mark-1 adi verilen ilk otomatik dijital bilgisayari yapmayi basardi. Elektromekanik rölelerle çalisan bu bilgisayar dört islemin yani sira logaritma ve trigonometri fonksiyonlarini çözen özel (alt) programlari vardi. Bu bilgisayar da delikli kart sistemiyle çalisiyordu. Yavasti; bir çarpma islemi 3-5 saniyede yapilabiliyordu. Buna ragmen otomatikti ve uzun islemleri tamamlayabiliyordu. Mark-1, Aiken’in yönetiminde tasarlanan ve yapilan bilgisayar dizilerinin ilkioldu.Bubilgisayarlabugünküanlamdabilgisayardön emibaslamistir.

Ikinci Dünya Savasinda ordu için hizli bilgisayarlara ihtiyaç duyulmasiyla bu alandaki çalismalar tekrar hizlandi. J.Presper Eckert, John W.Mauchly ve çalisma arkadaslari, elektron tüplerini kullanarak ilk elektronik dijital bilgisayar olan ENIAC’i 1945 yilinda yapmayi basardilar. Bu bilgisayar yine delikli kart sistemini kullanmistir; 167 m² yer kapliyor ve yaklasik 180 kWh elektrik harciyordu; ayrica tasarlanmis oldugu belirli programlari çalistirmada verimliydi. Bunlara ragmen ENIAC ilk basarili yüksek hizli elektronik bilgisayar kabul edilir. Von Neumann’in teorik çalismalari sonucunda ilk programlanabilir elektronik bilgisayarlar kusagi 1947 yilinda ortaya çikti. Bunlarin islem hizlari çok daha büyüktü ve en önemlisi RAM bellek kullanabiliyordu. Bu bilgisayarlar makine diliyle programlaniyordu. Bu grup bilgisayarlar, ilk ticari uygunluga sahip olan EDVAC ve UNIVAC serilerini kapsar. Ticari amaçli ilk bilgisayar UNIVAC-1adiyla 1952yilinda piyasaya sürüldü.
Elektrik-elektronik alanindaki hizli gelismeler ve bilgisayarlarin ticari amaçla kullanilmaya baslanmasi, bilgisayar alanindaki çalismalari ve gelismeleri inanilmaz ölçüde artirarak günümüze kadar gelinmistir. Özellikle 1960’li yillardan sonra gerek bilgisayar yapim teknolojisinde, gerekse bilgisayar programlama dilleri açisindan büyük gelismeler yasanmistir. Bu arada bilgisayarlarda entegre devreler kullanilmis, hizlari ise hayal edilemeyecek seviyelere ulasmis, boyutlari çok küçülmüs, fiyatlari da herkesin alabilecegi kadar ucuzlamistir. 1980’li yillarda PC (Personel Computer)’lerin üretilmesiyle artik bilgisayarlar evlere dahi girmistir. Son yillarda bilgisayarlar ceplere sigacak kadar küçülmüstür.

Bilgisayar, elektrik enerjisiyle çalışan elektronik bir makinedir. Kendisine verilen bilgileri alır, saklar, üzerinde işlemler yapar. Gerektiğinde bu bilgileri yazıcı gibi birimlerle çıktı olarak verir. En basit tanımla bilgisayar, kendisine verilen bilgileri kullanarak yeni bilgiler elde eden makinedir.

Bir bilgisayar iki temel birimden oluşur.

Birincisi, Donanım: Bilgisayarın gözle görülen birimlerden olup klavye, ekran, maus, yazıcı, kablolar, kasa, elektronik devreler ve benzeri kısımlardan oluşur. Bir bilgisayarın donanım sistemini oluşturan temel birimler şunlardır: Aritmetik ve mantık birimi, kontrol birimi, bellek, giriş ve çıkış birimleridir.

İkincisi, Yazılım: Bilgisayarın donanımını kullanabilmek ve bilgisayarı çalıştırabilmek için kullanılan programlar topluluğudur.

Bilgisayarın elektronik birimleri kasanın içinde bulunur. Kasaların bazıları dik, bazıları da yatay olarak tasarlanmıştır. Kasanın, bilgisayar parçalarının yerleştirebileceği büyüklükte olması gerekir.

Bilgisayarın tarihçesine baktığımızda; dört temel işlemi gerçekleştirmek amacıyla kullanılan abaküs, basit bir alet olmasına rağmen, bilgisayarın başlangıcı olarak ifade edilir. Bilgisayara veri girişi işlemlerinde, günlük hayatta kullanılan harf ve rakam gibi sembollerden yararlanılır. Bilgisayar bunları kendi anlayacağı şekle dönüştürür, bilgisayarda kapasite depolama birimi byte olarak ifade edilir.

Fransız Pascal, 1642 senesinde vergi tahsildarı babasına, yardımcı olacağını düşündüğü bir makine geliştirdi. Küçük tekerlekler biraz çevirilince, toplama veya çıkarma işlemleri otomatik olarak yapılabiliyordu. Ancak geçimlerini saatler alan hesap işlerinden kazanan kâtipler, Pascal’ın makinesini bir rakip olarak gördüler ve ona hiç iltifat etmediler.

Bir süre sonra Alman matematikçisi Wilhelm, bu makineye çarpma ve bölme işlemlerini yapabilme yeteneğini kattı. Wilhelm’e göre değerli insanlar, tıpkı esirler gibi hesaplama işinde saatler kaybetmeye layık değillerdi.

1948 yılında transistörlerin kullanımıyla bilgisayarların ağırlıkları azaltılmaya, hacimleri küçültülmeye, bellek kapasiteleri ve hızları artırılmaya başlanmıştır.

1963 yılından sonra birden fazla transistörün birleştirilerek entegre devrelerin bulunması, bilgisayarın gelişimini daha da hızlandırmıştır. Bilgisayar alanında kısa sürede yaşanan bu önemli gelişmeler sayesinde, tonlarca ağırlıkta, yavaş işlevi yapabilen modellerden, milyonlarca işlemi çok kısa sürede yapabilen, lap-top (elde taşınabilen) ve hatta cebe girebilen modeller geliştirilmiştir. 1946 yılından sonra bilgisayarları dört kuşak olarak ele alabiliriz.

Birinci Kuşak Bilgisayarlar: 1946-56 yılları arasında vakumlu tüpler kullanılan

İkinci Kuşak Bilgisayarlar: 1957-63 yılları arasında tüplerin yerine transistörlerin kullanıldığı bilgisayarlardır.

Üçüncü Kuşak Bilgisayarlar: 1964-79 yılları arasında kullanılan entegre devrelerin kullanıldığı bilgisayarlar.

Dördüncü Kuşak Bilgisayarlar: 1980’den sonra transistörlerin yerine mikrociplerin kullanıldığı bilgisayarlardır. Bu gün kullandığımız bilgisayarlar bu kuşağa aittir. Ancak her gün yenilikler eklenmekte, bilgisayarların çalışma hızı ve kapasitesi arttırılmaktadır. Bu yıllarda Amerikan ve Japon teknolojilerinin elektronik ve küçültme alanındaki ürünü olan ev bilgisayarları ortaya çıktı.

Bilgisayar Kronolojisi

Mart 20, 2012

1943 Dünyanın ilk bilgisayarı ENIAC sahne aldı 1957 Gerçek İnternet tarihi Rusya’nın ilk yapay dünya uydusu Sputnik’i fırlatmasıyla başlar. Bu gelişme üzerine bilim ve teknolojide geriyre düşmek istemeyen Amerikan hükümeti, Savunma Departmanı içerisinde İleri Araştırma Projeleri Ajansı’nı (ARPA) oluşturur. Ruslar Sputnik I i fırlattı

1962 Bir hükümet ajansı olan RAND şirketinden Paul Baran, Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından herhangi bir nükler saldırı durumunda komuta ve kontrol iletişiminin nasıl kesilmeden sürdürülebileceği hakkında bir araştırma yapması için görevlendirildi. Bu bir askeri araştırma şebekesi olmalı ve kesinlikle merkezsiz olmalıydı.

Paul Baran araştırmasını tamamladı ve bir paket anahtarlı şebeke sistemini içeren raporunu departmana sundu.
1967 IBM bilgisayarda disket kullanımını başlattı.
1968 ARPA, ARPANET contratını BBN’e verdi. BBN, bir Honeywell mini bilgisayarı ana anahtar olarak seçti. Los Angeles ve Santa Barbara’daki California Üniversiteleri, Stanford’taki SRI ve Utah Üniversitesi’ni birbirine bağlayan fiziki şebeke 1969 yılında inşa edildi. Şebeke 50 Kbps gücündeydi.
1972 İlk e-posta programı, BBN’den Ray Tomlinson tarafından yapıldı

İleri Araştırma Projeleri Ajansı (ARPA) Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) olarak yeniden adlandırıldı.
Uluslararası Bilgisayar İletişimleri Konferansı Bob Kahn tarfından düzenlendi ve 40 bilgisayarla ARPANET’in gösterisi yapıldı.

Bilgi tranferi için Network kontrol Protokolu’nu (NCP) kullanan ARPANET, hostlar arasında iletişimin gelişmesine olanak sağladı.
1973 DARPA’dan bir grup tarafından yürütülen ve sonradan TCP/IP olarak adlandırılan protokolda geliştirme çalışmaları başladı. Bu yeni protokol bilgisayarların birbirleriyle iletişim kurmalarına olanak sağladı.
ARPANET’e ilk uluslararası bağlantı İngiltere ve Norveç arasında yapıldı.
1974 İnternet sözcüğü, ilk olarak Vint Cerf ve Bob Kahn tarafından bir yazıda kullanıldı.
İlk ticari ve sivil internet erişim kurulumu: TELENET

1975 Microsoft’un doğum yılı
1976 Dr. Robert M. Metcalfe, bilginin daha hızlı hareketini sağlayan Eterneti geliştirdi. Bu LAN’lar için çok önemli bir parçaydı.

Atlantik Paket Uydu Şebekesi (SATNET) olarak adlandırılan paket uydu projesi uygulamaya konuldu.

Bu şebeke Amerika ile Avrupayı birbirine bağladı. Bu şebeke, beklenenin aksine daha çok ticari amaçlarla kullanıldı.

Unix’ten Unix’e kopya protokolu (UUCP) AT&T Bell Laboratuvarlarında geliştirildi.

Savunma Departmanı TCP/IP protokolunu denemeye başladı ve bu protokolun ARPANET üzerinde kullanılmasına karar verdi.
1977 Apple II bilgisayarı, 1195 dolara satışa çıktı; ama bu bilgisayarın moitörü yoktu.
1979 Merkezsiz Haber Grubu Şebekesi (USENET) Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Steve Bellovin ve programcılar Tom Truscott and Jim Ellis tarafından oluşturuldu.

IBM tarafından oluşturulan BITNET e-posta için kullanılmaya başlandı.
1980 Kişisel bilgisayar pazarının yüzde ellisini Apple ele geçirdi.
1981 Microsoft ünlenmeye başladı,
IBM PC piyasaya çıktı,

Ulusal Bilim Vakfı CSNET olarak adlandırılan ve ARPANET’i kullanmayan 56 Kbps’lik bir omurga oluşturdu.
Minitel (Teletel) Fransız Telekom tarafından tüm Fransa’da uygulamaya sokuldu.

1982 İnternet Protokolü IP ortaya çıktı,
1983 1 Ocak’ta, ARPANET’e bağlı tüm bilgisayarlar TCP/IP protokolunu kullanmak zorunda kaldı. ARPANET’in adı internet oldu.

Wisconsin Ünüversitesi Domain Name System (DNS)’i oluşturdu. Bu gelişim insanların diğer server’lara bağlanmasını kolaylaştırdı.
1984 ARPANET iki şebekeye bölündü: MILNET ve ARPANET,
Apple Machintosh çok sükse yaptı.

1985 Ulusal Bilim Vakfı T1′i konuşlandırmaya başladı,
Microsoft’un ürünü Windows I diye bir şey çıktı.

1986 İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) ARPANET ve Amerikan Savunma Bilgi Şebekesi (DDN) üzerinde çalışan DARPA’ya teknik destek sağlamak için oluşturuldu.
1988 Pearl diye bir bilgisayar dili ünlendi,
T1 NSFNET omurgasının oluşturulmasından sonra,
İnternetteki trafik hızlı bir şekilde yükselmeye başladı.

Merit ve onun iş ortakları İleri Şebeke Sistemleri’ni oluşturdu. Bu sistem T3 omurgasının oluşumunda yer aldı.
Internet Relay Chat (IRC) Jarkko Oikarinen tarafından yazıldı

1989 Gif adında bir grafik formatı kullanılmaya başlandı
Web’in başlangıcı, hypertext-linkli sayfalar ortaya çıktı

İnternet literatürüne FAQ / Sıkça sorulan sorular retoriği girdi.

1990 Hacker ve Crackerlarla tanıştık,
T3 hattı inşa halindeyken, Savunma Departmanı ARPANET’i dağıttı ve NSFNET omugasıyla yer değiştirdi. ARPANET’in 50Kbs’lik orjinal hattı servis dışı bırakıldı.

Tim Berners-Lee ve Cenova’da bulunan CERN, uluslararası yüksek enerji fizikçileri topluluğuna etkili bir bilgi geçişi sağlamak için bir hypertext systemini tamamladı

1991 İnternet yerine “cyber” adı kullanma modası çıktı,
Jpeg formatı ortaya çıktı,

Dünyanın en büyük servis sağlayıcısı AOL adı duyuldu,

Mark Macahill’in geliştirdiği “gopher” kullanılmaya başlandı; tıkla sayfa değiştir mantığı yaygınlaştı.

CSNET’in akademik şebeke servis hizmeti önemi kaybetti. CREN’in İnternet hizmetindeki tüm masrafları üyeleri tarafından karşılanıyordu. Bu arada Ulusal Bilim Vakfı, Ulusal Araştırma ve Eğitim Şebekesi adıyla yeni bir şebeke oluşturdu. Ancak bu ticari olarak kullanışlı olmaması ve çok fazla bilgi transferine olanak sağlamaması sebebiyle amacına ulaşamadı.

1992 World Wide Web CERN tarafından oluşturuldu,
Homepage ve cyberpunk jargona katıldı,

Linux ortaya çıktı,

Firewall ile tanıştık,

NSFNET omurgası T1′den T3′e dönüştürüldü. (44.736Mbps)

1993 Dünyanın ilk internet dergisi Wired internette,
Mpeg ve html formatları ortaya çıktı,

Daha Netscape ve Explorer yoktu; Mosaic efsane oldu,

Doom diye bir oyun ortalığı kasıp kavurdu,

InterNIC NSF tarafından özek İnternet hizmetleri vermek için kuruldu.
Marc Andersen, NCSA ve Illinois Üniversitesi İnternet için ‘Mosaic for X’ adı verilen bir grafiksel arayüz geliştirdi.

İlk World-Wide Web Geliştiricileri Konferansı Cambridge’de gerçekleştirildi.
Beyaz Ev online sitemine bağlandı, ve Bill ( president@whitehouse.gov) ve Hillary Clinton (root@whitehouse.gov) e-posta adreslerine sahip oldular.

Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası İnternet’e bağlandı.

1994 Windows 95 ve Netscape piyasada,
Yahoo çok meşhur oldu,

E-mail spam belasını yarattı,

Pizza Hut kendi web sayfalarından pizza siparişi almaya başladı.

İlk sanal banka olan First Virtual açıldı.

ATM omurgası NSFNET üzerine yüklendi.
İnternetten ilk çiçek siparişleri alınmaya başlandı.

Mağazalar İnternette şube açmaya başladılar

1995 Lycos, Altavista arama motorları çıktı,
Chatroom ortaya çıktı,

İnternet telefonuda oldu,

Real Audio ile tanıştık,

Ulusal Bilim Vakfı NSF omurgasına direk geçişe artık izin vermeyeceğini açıkladı ve 4 şirketle anlaşmalar yaptı. Artık sadece bu firmaların kullanıcılarına geçiş izni verilecekti.

Sonu ‘edu’ ve ‘gov’ ile biten web adreslerinden 50 dolarlık yıllık ücret alınmaya başlandı.

Sun Microsystems HotJava Web browser’ını ve Jim Gosling tarafından geliştirilen Java uygulama dilini tanıştırdı.

Bu yıla kadar, Java denilince sayfa yüklenirken çıkan sorunlar akla gelmiyordu

Applet sözcüğü ile tanıştık,

Frames’in internette kullanımı yaygınlaştı,

USA Today internet sayfalarının açılışını yaptı,

1996 Microsoft Explorer’ı çıkarttı,
DVD diskinin ilk hali,

56 kbps modemler ve web tv

%d blogcu bunu beğendi: